Durgun Deniz, Yorgun Zihin ve Bize Ait Olmayan Şeyler

Durgun Deniz, Yorgun Zihin ve Bize Ait Olmayan Şeyler

Uykusuz ve yorgun bir sabaha uyandım. Tüm gece uykumu bölen yağmurun saçtan yapılma çatıdaki boğucu sesi hâlâ kulaklarımda. Bazen hızlanıp bazen yavaşlayan yağmurun saç çatıdaki uğultulu sesinin böldüğü yarım uykumu tamamlayamamış olmam, biraz sinirli ve asabi yapıyor sanki.

Camı açıp içeriye dolan serin havadan derin bir nefes alıp kendime gelmeye çalışıyorum. Oysaki pek alışkın değilim ben böyle sabahlara uyanmaya. Ara sıra kabusa meyleden rüyalardan uyanıp evin içinde anlamsızca bir tur atıyorum. Nedense bu aralar hep terlemiş bir halde uyanıyorum. Sonrası, tekrar uykunun derinliğine inebilmek epeyce zaman alıyor.

Zihnimin içinde hortlamak için bekleyen düşünceler bir bir uğrayıp geçiyor. Hepsini bir şekilde savuşturuyorum. Oysaki çok da benlik bir durum yok. Bazen diyorum, niye bu kadar endişeliyim. Savaşlar hep vardı ve olacak. Borsalar çakılacak, benzin mazot uçacak. Bunlardan bana ne ki? Yaşayıp gidiyoruz işte hayatın kıyısında. Savaşlar, borsalar, uçup giden fiyatlar ve enflasyonlar benden habersiz. Onları dert edecek bir yatırımım ve mülküm de yok ki zaten.

Ben misafir olarak geldiğim dünyada misafir olarak kalıyorum. Kalan ömrümü sayıyorum kısaca. Bakmayın öyle dediğime. Bu bir yolculuk ve ben de bilmiyorum, bu misafirhanede ne kadar kalacağım konusunda hiçbir fikrim yok.

Dedim ya, yağmur sonrası bölünmüş bir uykunun ertesindeyim. Uyusam geçecek. Bütün sorunları aşacağım elbette. Neden takılı kaldım bu kadar, bilmiyorum bu meseleye. Hem günlerden hangi gün, ayın kaçı, onu da bilmiyorum. Uyuşuk zihnim ipucu da vermiyor. Yağmurlu bir gün işte. Kabus gibi bir gecenin ertesi.

Martılar neden kaçıp gelmişler buraya kadar? Denizde fırtına mı var? Aklıma geliyor birden; geçen gün yolda direğe asılı kalmış bir martı vardı. Neredeyse bir hafta orada kaldı. Gelip geçtikçe bu olay bile kafamı oldukça meşgul etmişti. Ben nereden bilirdim? Olmuş bitmiş işte. Üstüne kafa yormaya gerek var mıydı? Yoksa bu konuya takılıp kalan bir ben miydim, onu da bilmiyorum.

Zihnimi bu kabuslardan nasıl kurtaracağım? Nasıl arındıracağım bu bedeni, yarınları düşünüyor olmaktan? Dedim ya, beni ilgilendirmeyen şeylerle ne çok meşgul ediyorum bu zihnimi böyle.

Savaşlar niçin vardır, bilir misiniz? Yeni kahramanlar çıkarmak için. Kimin daha kahraman olduğunu belirlemek için. Oysaki ben bu savaşların bir tarafı değilim. Bir savaşın kahramanı olmak gibi hayallerim de hiç olmadı.

Sınırlar neden çizilir, bilirim. Savaşın ardından kazananı belirlemek içindir bütün bu haritalar. Hiç kimse sürekli kazanamaz zaten hayatta. Ondandır onca devletin kurulup dağılıp gitmesi.

Yine daldık savaşın soğuk, boğucu ve beni ilgilendirmeyen boyutlarına. Oysaki ben bir kabustan uyanmış ve sıyrılmaya çalışır haldeyim. Uykusuzluk asabileştiriyor işte beni. Ondan takılı kaldım şu Orta Doğu’nun bitmeyen savaşlarına, benlik bir durum yokken.

Zeytin ağacının ıslak görüntüsünü seyretmek varken bu sabahın altısında… Kuşların kaçışını ve martıların çığlıklarını görmezden gelip geceki kabusa takılı kalmak. Bu insanlar böyledir işte. Takıntılarla dolu geçirirler ömürlerini. Kendilerini hiç ilgilendirmeyen konulara.

Hazırlanıp çıkıyorum evden dışarıya. Herkes aynı kabustan uyanmış gibi, yüzünde geceden kalma solgun izler. Dinlenmek için uykuya dalıp daha da yorgun uyanan çehreler. Birazdan bitecek diyorum. Çay eşliğinde bir kahvaltı. Sonra alışacağız hayatın akışına. Kapılıp gideceğiz. İşler hep bizi bekler ve hiç de bitmezler. Neyse ki böyle meşguliyetlerimiz var. Değilse bütün bir gün nasıl geçer?

Yol kenarında baharın habercisi ağaçlar… Kimisi çiçek açmış, kimisi yaprak çıkarmış. Yol kenarında yabancı otlar toprağı yemyeşil kapatmış. Dedim ya, ne işi var bu bahar sabahında geceden kalma kabusların ve huzursuzlukların? Yollar ıslak, bulutlar kapatmış gökyüzünü.

Ben dalıp gidiyorum yol kenarındaki manzaraya yarı uykulu gözlerle. Bütün bir tabiat uyanmış. Hepsi neşe içinde. Bir ben huzursuzum uykusuzluk sebebiyle. Ve deniz susmuş, bütün gece sahili döven dalgaların yorgunluğuyla. Serilmiş öylece, şekerleme yapıyor. Neden öyle geldi bilmiyorum. Belki benim de şu uykusuzluğu atlatmam gerekiyor, belki de. Zorunluluklar olmasaydı benim de yapacağım buydu sanırım.

Bir nefes, derin bir nefes çekiyorum içime. Sonra bir daha… Uyanıyorum işte yorgun sabaha ve bahara…

Yaygın bir temennidir belki de “bahar kadar taze” olmak. Sana ait olmayan her şeyden uzakta durmak.

İşte böyle bir şey; durgun denizi ve ıslak zeytin ağaçlarını seyre dalmak ve bana ait olmayan şeylerden uzaklaşmak.

Hasan Karataş

Çeşme

1 Nisan 2026

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir